25 Mayıs 2017 Perşembe

İNSAN İLİŞKİLERİNE MİNİK BİR BAKIŞ

Hayata gözlerini yeni açmış bir bebekken bakıcımızla kurduğumuz ilişkinin bütün hayatımızı etkilediğini söylesem sanırım çok da garipsemezsiniz artık 21. Yüzyılın bu zamanları gelmişken… Evet eğer bebeğinizle yeteri kadar ilgilenmezseniz veya yanlış ilgilenirseniz bebeğinizin hayatını geçireceği birçok insanla sağlıksız ilişkiler kurması muhtemel.
            Bowlby diye bir kardeşimiz bağlanma kuramı çıkartmış, bebek üç şekilde bağlanabilir demiş; güvenli, kaçınan, çelişkili. Güvenli bağlanmada bebeği bakıcısından ayırdığınızda ağlamaz. Onun geleceğini bilir çünkü. Kaçınan bağlanmada bakıcısı gittiğinde veya geldiğinde tepki vermez. Çünkü bağlanamamıştır. Çelişkili bağlanmada ise bebek olası bir ayrılma ve tek kalma durumuna çok büyük tepkiler gösterir ve bakıcısı yanına geldiğinde onu iter, sarılır, azarlar. İşte tüm bunlar bizim hayatımızı belirleyecek olan ‘ilişki türümüzün’ tohumlarını atmaktadır…
            Öncelikle, aşikârdır ki hiçbir ilişki (anneniz, babanız hatta mahallenin bakkalıyla bile…) stabil değildir. Her ilişki inişli çıkışlı ilerler. Çünkü yaşam bir gelişimdir ve gelişim ilkeleri gereği ‘Nöbetleşe’ ilerler. Yani hayatınızın bir nesnesi veya durumu herhangi bir zaman diliminde her şeyin önüne geçebilir. Örneğin pragmatist bir insansanız (ki bir çoğumuz bir nebze böyleyiz) neyden daha çok haz alır, fayda bulursanız onu o an için muhtemelen hayatınızın temeline alırsınız. Bu mikro perspektifte de makro perspektifte de böyledir. Fakat, önemli olan şey ilişkinizin her zaman yerde olmasına engel olmaktır. Çünkü insanlar ilişkilerinde iyi şeylerden güç alarak kötü şeylerin üstesinden gelebilirler. Yazının sonunda da bahsedeceğim gibi, insanlar karşısındakinden iyi bir şeyler görmeyi özlediğinde ilişkisini sorgulamaya başlar. Müşterek bir ilişki içindeyken kendinizi bir anda ‘ne veriyorum ne alıyorum’ hesabı yapan değiş tokuş ilişkisi içinde bulabilirsiniz. (Bölümün sonunda kavramlar açıklanacaktır.)
            Bir diğer husus ‘iletişim eksikliğidir’. Bu birçok sorunun temelinde yatan bir tahta kurdudur. Sizi yavaş yavaş yer ve en sonunda ‘düşüyooooooooor!’ diye bağırıp sizi yerle bir eder. Mesela akşam gülerek yatıp sabah uyanıp telefonunuza veya yan tarafınıza baktığınızda sizden çok uzak bir insan görme ihtimaliniz vardır. Çünkü, ilişkinizin en başından beri partneriniz size karşı birçok şey biriktirmiş ve sizden önce uyanıp serçe parmağını sehpaya çarptığı için size patlıyor olabilir. Veya en ufak bir tartışmada size karşı bağırabilir hatta küfürler savurabilir. Çünkü ne derse desin sizin onu anlamayacağını düşünüyordur ama sizi bırakıp gidemez de… Ara vermek ister, kafasını dinlemek ister vs. Diğer yandan sizin bağnaz bir insan olduğunuzu düşünebilir çünkü sağlıklı iletişim kuramamışsınızdır ve ard arda hissedilen ‘saygısızlıklar’ karşınızdaki insanın size fikirlerini açma konusundaki tavrını değiştirebilir.
Partnerinizin fikirlerine saygı duymak, merak etmek, dinlemek, fikirlerinizi dinletmek, istişare etmek ilişkinizin temelini en sağlam demirlerle sabitlemenizi sağlar. Bir konuda anlaşamayabilirsiniz. Ama emin olun o konuyu çözmek için ihtiyacınız olan tek şey o konu hakkında sakince uzuuuuuuun uzuuuuuuun konuşurken bunun için çaba sarf ettiğinizi görüyor oluşunuzdur.
Partnerlerin birbiri ile herhangi bir konu hakkında yaptığı her sağlıklı muhabbet ve fikir alış-verişi sonucunda bağlılıkları artar. Konuşun. Atın neden yelesi var? Puding nasıl yapılır? Neden erkekler daha kaslı? Yav ben burdan bu telefona konuşuyorum da sen ta ordan nasıl duyuyon Allah aşkına ya? Neden genel olarak bu kadar öfkeli olduğunu konuşabilir miyiz?
            İletişim eksikliği hastalığına yakalanmamak için çiftler birbirine vakit ayırmalıdır. Ancak vakit ayırmak tam olarak yetmez. Konuşmayı tek taraf yönetiyorsa, konuşulan cümleler net değilse veya iki taraf için de aynı anlamı ifade etmiyorsa, bireyler birbirine karşı önyargılıysa (Ki bu önyargının da sebebi iletişim eksikliğidir, bireyler birbirini dinlemedikleri için onları birer kelimeye etiketlerler ve sahip olmadıkları, yanlış bulunan düşünceleri düşünmekle suçlarlar.) iletişim kopuk olur. Konuşurken bir durun ve muhabbetinizin geçmişinde kim daha çok konuşuyor, karşı taraf sizi dinliyor mu, sıkılıyor mu bir bakın… Konuşma esnasında geri dönütler vererek anladığınızı aktarmanız iletişimdeki sağlığı arttıracaktır. Bu konuda bir tavsiye vermem gerekirse, muhabbet ederken tamamen resmi davranmak yerine duygularınızı da başınızın üstünde tutun ki değer verme ve değer görme ihtiyacınızı da tatmin edebilesiniz.
            Kıskançlık ve kısıtlama konuları genel olarak iletişim eksikliğine girer. Çünkü bu konuda kızlar genelde iki farklı fikirle yetişirken erkekler tek fikirle yetişir. Bunları birbirine uydurmak bazen çok zorlayabilir. Bu konuya çok girmeden tek bir şey söylemek istiyorum, siz kendinizi karşıdakine ifade edin ve anladığından emin olun. Ve karşınızdakini de anladığınızdan emin olun. Sonra birbirinizin ne düşündüğüne saygı duyun. Zorlamayın. Göreceksiniz ki zamanla fikirleriniz de zaten birbirine yaklaşmaya başlayacaktır. Çünkü insan gerçekten sevdiği insan için her şeyi yapar.
            Bir diğer konu kadın ve erkeğin ilişkide eşit olup olmaması tartışmasıdır. Dünya genelindeki genel kanı bu konuda eşlerin eşit sorumluluklara ve haklara sahip olduğu yönündedir. Ancak Türk kültüründe psikolojik danışmanların azımsanmayacak kadar çoğunluğu aile terapilerinde kadının ve erkeğin kendine has sorumlulukları olduğu fakat haklar konusunda eşit oldukları yönünde karar kılmışlardır. Yani erkek bir kavanozu açar, kadın ise içindekiyle harikalar pişirir. İşte aslında buradaki mesele tam olarak bu. Bazı ilişkilerde erkek kavanozu açar, beraber yemek yaparlar; bazı ilişkilerde kadın kavanozu açıp erkeğini sırtına alıp mekik çekerek yemek yapar… Bazı ilişkilerde kimse kimseye karışmaz, herkes ne isterse onu yapar ve gayet mutlu olurlar; ancak bir başka ilişkide bu durum ilişkiyi kökünden kazıyabilir. Her ilişki biriciktir. Her ilişki yöntemine saygı duymak gerekir. Keskin çizgilerle ‘Eşine karışma hakkını nerden buluyorsun!’ diye azarlamak saygısızlık olarak nitelendirilebilir. Birbirine ‘salak, geri zekâlı’ diye hitap edip omuzlarına yumruk atan çiftler, bazen gayet sağlıklı olan ilişkilerden daha çok doyuma ulaşmış olabiliyorlar. İşte tam da bu yüzden modern psikolojiye ‘Sevgili zorbalığı’ konusundaki fiziksel ve psikolojik zararın yıpratıcı olup olmaması yönünde bir perspektif kazandırılmasının genellenebilirliği ülkemiz için arttıracağı kanaatindeyim. Bilinçli bir şekilde konuşup anlaşan her insan istediği şekilde anlaşabilir. (Umarım yanlış anlaşılmam)
            Öte yandan, ilişkinize asla diğer insanları karıştırmayın. Çünkü onlar siz mutlu olduğunuzda size gelip ‘Aaa ne kadar da mutlusunuz bunu başarabilmeniz beni çok duygulandırdı. Tebrik ederim sizi!’ demezler. ‘Bu kadar mutsuz ediyorsanız birbirinizi ayrılın kardeşim, hayat kısa yani kimse için bu kadar uğraşmaya değmez…’ derler. Çünkü ya çok şanslılardır ya da zamanında kafalarındaki şemalar yıpratılmıştır. Unutmamalıdır ki ‘çevre’ye ve o hiçbir türlü kimsenin ulaşamadığı el Alem’e gerektiği kadar değer verilmelidir.
            Peki hiç merak ettiniz mi biz partnerimizi seçerken nelere dikkat ederiz? Aşk gerçekten bu kadar karmaşık ve yıldırım gibi midir? Sosyal psikologlar bu konuda biraz araştırma yapmışlar. Ve ‘Zıt kutuplar birbirini çeker’ inancının sadece mıknatısta işe yaradığını bulmuşlar. Evet bizler aslında bize en çok benzeyen insanlardan hoşlanmaya meyilliyiz. Burnu, gözü, boyu, kilosu, yaşı, hoşgörüsü, merhameti … bunlardan herhangi biri veya birden fazlası bizi etkilemiş olabilir. Fiziksel çekiciliği, zekâsı … bizi etkiliyor olabilir. Diğer yandan bir insanla ne kadar çok iletişim halinde olursak o kadar etkilenme ihtimalimiz vardır. Üniversite itiraf sayfalarında ‘Hokkada gördüğüm siyah ceketli, biskolata erkeği bakışlı, kaslı çocuk… Seninle kesiştik beni gördün biliyorum sen de benden hoşlandın’ yazıları ile evlilik ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemeye bile gerek yok sanırım. Ancak, bizden etkilenmiş bir insandan etkilenme ihtimalimizin de fazla olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
            Partnerinize karşı duyduğunuz sevgi iki türlüdür: ilki tutkuyu, hormonları, cinselliği ve kıpraşmayı içeren tutku sevgisi, ikincisi ise daha çok muhabbet edip arkadaşlık yapmayı dostça kahveler içip beraber anlaşmayı içeren dostça sevgidir. Tutku sevgisi genelde gençken fazladır zira üreme fonksiyonları için en verimli hücreler bu yaşlarda fazlalık gösterir. Tutku sevgisi çok kuvvetlidir ve bir anda gerçekleşir. Bir anda doruğa ulaşabilir veya bir anda yerlere düşebilir. Dostça sevgi ise, insanların ilişkilerini daim kılacak türden sevgidir. Yaşlandıkça buna olan odaklanma artar. Partnerinizle olan ilişkinizi geliştirmek istiyorsanız bu iki türden sevgiyi de ihtiyacınız olan kadar kullanmayı deneyebilirsiniz.
            İlişkiler en genel manada ikiye ayrılır: ilki değiş-tokuş ilişkileridir. Bu ilişki türünde insanlar iyilik yaptıklarında hemen karşılığını beklerler. Örneğin otobüsteki yaşlı adama yer verdiğimizde sağ ol Allah razı olsun evladım demesini bekleriz. Çünkü ilişkimiz değiş tokuş ilişkisidir. Kaygı vardır. İlişki her an bitme ihtimaline sahiptir. Çünkü herkes yaptığı iyiliğin karşılığını her an bekliyor haldedir. Ve alamadığı her an kendini tabir caizse ‘enayi’ gibi hisseder. Bu tip bir ilişki içinde olduğumuz kişilere yardım ettiğimizde veya bir iyilik yaptığımızda ruh halimiz etkilenmez. İkinci tür ilişki modeli ise müşterek ilişkilerdir. Bu tip ilişkiler yakın ilişkilerimizdir. Genelde kaygımızın sebebi karşımızdaki insanın ihtiyaçlarıdır. İlişki bitti bitecek korkusu yoktur. İyilikler karşılıksız yapılır. Genelde ‘Ne de olsa bir ömür boyu beraberiz. Zaten bir süre sonra ben bu yaptığım iyiliğin karşılığını alacağım’ deriz. Ne yapıp ettiğimizi hesap etmeden yaparız. Böyle bir ilişkiye yardım etmek ruh halimize çok iyi gelir. Karşımızdaki kişinin varlığı mutluluk sebebimizdir.
            Hangi ilişki türü daha iyidir? Bir kasiyerle olan ilişkiniz için hangisi? Annenizle olan için? Peki ya eşiniz?
            Romantik bir ilişki içinde olmak; Dünyanın en harika hissettiren şeyidir. Ancak en fazla can yakan şeyi haline de gelebilir. Bireyler; birbirine saygı duyduktan, birbirini anlamak amacıyla uzun uzun konuşmalar yaptıktan sonra birçok sorunun üstesinden gelmektedirler. Önemli olanın haklı olmak değil, beraber yaşamak ve mutlu olmak olduğunu fark ettiklerinde sorumluluk altına girmeye hazırlardır demektir.
            Kendimce zırvaladığım yazımı okuduğunuz hatta buraya kadar okuyamayıp sıkıldığınız için teşekkür ederim. Bir kişiye bile iyi hissettirebildiysem ne mutlu bana… 😊


24 Mayıs 2017 Çarşamba

BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME



            İnsan öğrenme yeteneği olan ve öğrenen varlıktır. İnsanı, diğer varlıklardan bu yanının üstünlüğü ile ayırmak mümkündür. Hayvanlardaki içgüdü hayatlarını sürdürmede onların en büyük yardımcısıdır. İnsan ise zekâ üstünlüğünün ürünü olan öğrenme yoluyla, hayvandaki içgüdünün fonksiyonunu yerine getirir. Sosyal bir varlık olan insan, kültürün üreticisi, alıcısı ve aktarıcısı olarak öğrenmeye ihtiyaç duymaktadır (Akbaba 2016:1). Öğrenme yeteneğinin en temel noktası insanda bulunan merak dürtüsüdür. İnsan merak edendir, merak edip her zaman daha gelişmişi arayan canlıdır. Bu sayede insanlık tarihi birçok keşifle doludur.
Son yıllarda ‘insan nedir’ sorusuna daha çok beyin temelli yani nörofizyolojik açıdan verilen cevaplar yaygınlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla artık insanın mucizeliği beynine mâl edilmiştir.  İnsan beyni, birbiri ile karmaşık ilişkiler içinde bulunan 3 poundluk nöron hücreleri kitlesidir. Beyin tüm aktivitelerimizi kontrol eder ve yaratılışın en görkemli ve gizemli harikalarından biridir. İnsan zekâsının, duyuların yorumunu, hareketlerin denetimini oluşturur. Bu inanılmaz organ bilim adamların olduğu kadar, bilim dalında olanları da şaşırtmaktadır (Roberts 2002:285; Aktaran Duman 2015:5). Bu kuramlara göre öğrenme; beyindeki nöronların birbiriyle iplikçikler aracılığıyla bir bağ kurması, yeni birer değişimin içine girmesi ile oluşur. Yani insan; kafatasında taşıdığı süngerimsi su aracılığıyla dünyalar inşa edebilen birer nörolojik yumaktır.
Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, tattığımız ve kokladığımız her şey, beyin ve vücut arasındaki sinir hücreleri yolu ile hareket eden elektrik sinyallerine dönüşmektedir. Beyin paralel bir işlemci gibi çalışmaktadır. Bu yüzden dış dünyadan gelen uyartılar beyinde paralel olarak gerçekleşen milyarlarca kimyasal reaksiyona girerler, veriler eş zamanlı olarak izlenir ve kaydedilir. Biz bu çok kısa işlem ve izleyici sayesinde uyartılara anında tepki verebiliriz (Duman 2015:2). Beynin bu paralel işlemci olarak çalışması sol ve sağ yarım küre olarak ayrılır. Sol yarı kürede; mantıksal sıralama, karar verme, harfleri yorumlama ve dil ile ilgili fikirlerin işlenmesi; düşüncelere yapı ve sıra verilmesi, sayılarla ve hesaplamalarla ilgilenme ve vücudun sağ bölgesini kontrol gibi işlemler yapılmaktadır Sağ yarı kürede; görsel şekillerin ve imajların (grafikler, haritalar vb.), uzamsal bilginin, açık uçlu fikirlerin işlenmesi, sezginin kullanılması, yeniliklerle, belirsizliklerle ilgilenme ve vücudun sol bölgesini kontrol etme işlemleri yapılmaktadır (akt. Demirel, Özcan 2011).
Frontal lob beynin ön bölgesinde yer alır. Planlama, yaratıcılık, düşünme, problem çözme ve karar vermenin gerçekleştiği yerdir, konuşma merkezidir. Temporal lob, kulakların üstünde ve çevresinde; beynin hem sağ hem de sol bölümünde yer alır. Uzun süreli belleğin bir kısmı buradadır, dinleme, konuşma, anlam yaratma ve işitme merkezidir. Parietal lob; arkaya doğru beynin en üst bölgesinde yer alır. Duyu ve hareket merkezidir. Yani psikomotor öğrenme burada gerçekleşir. Düzenleme, hesaplama ve dil ile ilgilidir. Oksipital lob, serebellumun üstünde, beynin arka bölgesinde yer alır ve görmeyi sağlar. Limbik kısımda ise hipotalamus, talamus, amigdala, hipokampüs bulunur. Hipokampüs kısa süreli bellektekilerin uzun süreliye geçişini sağlar. Amigdala daha ilkel öğrenmelerin yeridir (seks, kızgınlık, öfke…). En genel hatlarıyla beynin öğrenme üzerindeki işlevi böyle özetlenebilir (akt. Demirel, Özcan 2011).
Bilal Duman’a göre (2015:1) ‘İnsan beyni mutlu olduğunda medeniyet, mutsuz olduğundaysa vahşet yaratır.’ Dolayısıyla insan beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar güzel günler görebiliriz. Bu konuda aynı fikirde olan bir diğer bilim insanı ise şöyle söylemektedir: Beyinle ilgili yapılan araştırma sonuçları öğrenmeye farklı bir boyut getirmiştir. Elde edilen bulgular, öğrenme-öğretme sürecinde de değişikliğe gidilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Beyin temelli öğrenme, bireyin öğrenmesinin daha etkin ve kalıcı olması için sunulan öğrenci merkezli bir yaklaşımdır (akt. Demirel, Özcan 2011). Eğitim programlarımızdaki öğrenciye her zaman bilgi yığını verme kaldırılıp, yerine öğrenciye ‘Geleceğin beyni, tüm gücünü düşünceye, düşünmeyi düşünmeye, düşünmeyi öğrenmeye ve beyin dalgalarını çözmeye, anlamaya ve yorumlamaya verecektir.’ (Duman 2015:1) mantığındaki gibi bilgiyi verip öğrenmeyi öğretme koyulmalıdır. Ancak böyle yapılarak insanlara yeni şeyler öğrenme konusunda gerekli motivasyonu sağlayabilir ve gelecek kuşaklardan daha fazla verim elde edebiliriz. Aksi takdirde her biri kitaplarda bulunan bilgilerin nörolojik birer taşıyıcısı olacaktır.

Kaynakça


18 Ekim 2016 Salı

GÜNEŞİN KARANLIK YÜZÜ


         ‘Mikroskop insana önemini gösterdi, teleskop ise önemsizliğini…’ diyen düşünür mü daha parlaktır yoksa kuzeyi gösterme şerefi bahşedilmiş kutup yıldızı mı?
         Uzayın derin karanlığını ışıtan milyarlarca yıldız aslında bizim güneşimiz parıldarken sükûta gömülmüş olabilir. Tıpkı bizim o yıldızları güneşin parıltısından veya kara kara bulutlardan dolayı göremeyişimizin o yıldızların ışığının yokluğuna delil olmadığı gibi; daha parlak bir güneş tepeye çıktığında bizim güneşimizin de ışığından bir şey kaybetmeyeceği aşikârdır. Ne de olsa en nihayetinde ‘Hiçbir güneş tek başına kâinatı aydınlatamaz.’
         Herkesin sizden daha zeki, daha yetenekli, daha şanslı olduğunu, herkes sanki her an öğrenme ve gelişme aşkıyla yanıp tutuşurken sizin kös kös oturduğunuzu düşündüğünüz zamanlar olabilir. Hatta ‘Victor Hugo beni görse Sefilleri baştan yazardı.’ diye iç geçirdiğiniz bile oluyordur. J
         Aslında önceki yazılarımda da bahsettiğim gibi sürecin bu noktaya kadar olan kısmı gayet sağlıklı ve doğal. Buraya kadar olan düşünceleriniz size bir eylemi yapmak için gerekli olan enerjiyi sağlar, sizi o işi başarmaya yönelik güdüler. Fakat eğer düşünceleriniz ‘Yeterince çabalamıyorum’, ‘Ben hiçbir işe yaramıyorum.’, ‘Çok değersizim.’ gibi cümlelere dönüşüyorsa ciddi psikosomatik rahatsızlıklara meyil verilmeye başlanabilir. Kendinize karşı olan özsaygınızı yitirmeye, başarılarınızı kaybetmeye, iletişimlerinizde kopmalar yaşamaya, yalnızlaşmaya yönelebilirsiniz. Ve hayata karşı kendinizi tamamlanmış hissetmeniz zorlaşabilir.
         En genel manada tanı koymak zor olsa da bunu bir ‘Aşağılık Kompleksi’ olarak düşünebiliriz kanaatindeyim. Aşağılık kompleksinin temel sebebi ‘Özgüven Eksikliğidir.’ Yaşamımız boyunca özgüvenimizi sarsacak birçok olay tecrübe ederiz. O bakımdan özgüven eksikliğinin nedenleri bir hayli çoktur. Özgüvenli biri olsanız dahi ufak bir hata veya tepki o özgüveninizi yıkabilir veya özgüvensiz birisiyseniz üstüne kafa yormadığınız müddetçe sebebini araştırmadan bir ömür boyu öyle kalabilirsiniz. İşte bu yüzden özgüven eksikliğinin konumuzla alakalı olan kısmına değinmek istiyorum.
         ‘Bir insan 7 yaşına kadar kamera gibidir. O yaşına kadar kaydeder, sonrasında da tüm hayatı boyunca bunu izletir.’ derler. Bu görüşe çok fazla katılmasam da (Freud amcam bana kızabilir burada ama ...) yaşımız büyüdükçe öğrenmemizin güçleştiği bir gerçektir. Biz küçüklüğümüzden bu yana hep bir kişilik oturtmaya çalışırız. İşte bu kişilik oturtmada iyi, kötü, doğru, yanlış... artık ne yaşadıysak her şeyi kişiliğimize katar ve en sonunda ‘Aynadaki Psikolojik Siluetimiz’ dediğim ‘Benlik Bütünlüğü’ olgusunu tamamlamaya başlarız. Bu benlik bütünlüğümüz büyük oranda aile, akraba, arkadaş çevresi ve özellikle öğretmenler tarafından şekillendirilir. Bu şekillendirme oluşurken çevre tarafından ‘sen yaparsın’ veya ‘sen yapamazsın’ cümleleri olarak iki şekilde etkileniriz. Eğer yapamayacağımız şeyler için ‘Sen yaparsın’ gibi cümleler abartılıp üstümüzde bir baskı oluşursa, biz bunu kaldıramayız ve Tükenmişlik Sendromuna gireriz. Veya yapabileceğimiz bir iş hakkında ‘Sen Yapamazsın’ gibi cümlelerle bize öğrenilmiş çaresizlik tecrübe ettirilirse de başarısız olabiliriz. Dolayısıyla özgüvenimiz bu iki durumda yıpranabilir.
         Konuyla alakalı bir diğer özgüven eksikliğinin sebebi ise kendimizi kanıtlama ihtiyacımızın tatmin olmayışıdır. Bebeklikten çıkarken kurduğumuz ‘Ben kendi yemeğimi yiyebilirim!’, ‘Yaaaa ben kendim banyo yapçam! Bırak beniğğ!’ gibi cümlelerimizden tutun da ‘Üniversiteyi kazanamazsam herkes bana salak gözüyle bakacak.’, ‘İş bulamazsam ben ev hanımı mı olacağım?’ gibi cümlelerimize kadar her yaşımızda aslında biz kendimizi insanlara kabul ettirip aidiyetimizi tatmin etmeye çalışırız. Ve eğer biz mantıksız seçimler yaparak, cesaret göstermeyerek veya artık sebebi her ne ise… Bir şekilde bu kanıtlama güdümüzü tatmin edemediğimizde özgüvenimiz sarsılmış olur. Ve maalesef ülkemizde büyük bir çoğunluk mantıksız ve yüksek hedefler koyarak kendini asla tatmin edemiyor. Veya kendi tatmin olsa dahi etrafı onun bulunduğu statüden vs. tatmin olmadığı için onu huzursuz ediyor.
         Hep Maslow’un kendini gerçekleştirme kavramından bahsederiz. Ve biz belki de bu yüzden ‘Diğer insanların koyduğu başarı kriterlerine’ göre çıkmaya çalışırız Maslow’un merdivenlerini… ‘Normalite’ nin (yani tüm insanların sanki ortak bir yargıya varırcasına oluşturup dikta ettikleri kural ve normlar bütünü) kontrol hâkimiyeti üzerimizde belli bir oranda olmalıdır. Eğer bu gereğinden biraz fazlalaşırsa artık hayatınızı kendinizi değil diğer insanları gerçekleştirme adına yaşıyor hale gelirsiniz.
         Yine hümanist olan Rogers kendini gerçekleştirmede adeta diğer insanların haddini aşmamasına parmak basarcasına; kendini gerçekleştirmeyi insanlarla sınırlamayıp bir çiçeğin dahi açarak kendini gerçekleştirdiğini söyler. Dış motivasyonlar olmasın demiyorum elbette ama unutmamak lazım ki dışsal motivasyonlar sadece içsel motivasyonları tetikleyebildiği oranda işlevseldir.
         Demem o ki, çevre tarafından yıpratılmasına izin verdiğimiz özgüvenimiz ile çevreyi tatmin etmeye çalışıyoruz. Haliyle yeterli özgüveni bulamıyoruz. Neticede; garip bir paradoks içine düşüyoruz. Özetle; Küçük Prens’teki sarhoş gibi ‘İçki içmenin verdiği utancı unutmak için içki içiyoruz, daha fazla para kazanmak için para kazanıyoruz.’ Ama elbette bu uzun sürmüyor. Bedenimiz ve kafamız buna dayanmıyor. Tüm savunma mekanizmalarını tek tek uyguluyor ancak başaramıyor. Ve sonrasında ‘Kendine saldırma savunma mekanizmasını’ kullanıyor. Çaresizliği oynayan bir mağdur haline giriyoruz. Her şeyden nefret edip hayata tutunmak için bir sebep bulamıyoruz. Var olan tüm stresi atmak adına kendimizi suçluyor hatta kendimize hakaret ediyoruz.  Böylece kısa süreli bir rahatlama yaşıyoruz.
         ‘Evet haklısın da kardeşim biz ne yapacağız şimdi?’ dediğinizi duyar gibiyim. J
         Öncelikle, bunun sizin için bir problem olduğunu düşünüyor musunuz bunu sorun kendinize. Eğer problemi problem olarak kabul ediyorsanız, sorunun yarısını çözdünüz demektir.
         Özgüveninizin neden eksik olduğu hakkında içgörünüze bir danışın. Ve bunun için neler yapabileceğinizi araştırın, gerekirse bir psikolojik danışman veya bir psikologdan yardım istemekten çekinmeyin. (İlerleyen aylardaki yazılarımda özgüven için neler yapabileceğimiz hakkında bir şeyler yazacağım)
         Kendinizi dış dünyaya kanıtlamaya çalışmayın. Bırakın işiniz yoksa olmasın. Siz sadece kendinizi geliştirin. Aç değilsiniz, bir dil öğrenin. Alanınızın iş olanakları hakkında detaylıca araştırma yapın sistem açıklarını yakalayın. Okulunuzu sadece siz okuyun. Bölümünüzü seviyorsanız o işi siz yapacaksınız etrafınız değil. Bırakın sizin için hiçbir işe yaramayacak desinler. Huzuru dışarda değil içerde arayın…
         Kendinizi diğer insanlarla kıyaslamaktan vazgeçin. Siz sizsiniz. Bir fil ağaca tırmanamaz veya bir maymun ağacı kökünden yiyemez. Onların engelleri ile sizin engelleriniz aynı değil. Sizin kat ettiğiniz yol çok daha uzun olabilir bunu kimse bilemez. Belki dünyanın en iyi tenis oynayanı olabilirsiniz, kendinizi bir futbolcu ile kıyaslayıp yetersiz hissetmekten ise raketi elinize almaktan korkmayın. Yeteneklerinizi keşfedin. Hiçbir şey için geç değildir… Diğer insanlarla kıyaslama fikri gibi sanal duygulardan arının gerçekçi olun.
         Mükemmeliyetçilikten kurtulun. Gerçekçi hedefler koyun ve onları yerine getirdiğinizde kendinizi şımartın. Her zaman ne yapıp ne edebileceğinizi düşünün neleri yapamadığınızı değil. Dediğim gibi: ‘Hiçbir güneş tek başına kâinatı aydınlatamaz.’
         Olumsuz düşüncelere meyil vermek, herkesi memnun etme fikrine kapılmak, değişmeyen statik bir fikir yapısı için ısrarcı olmak ve cesaret edememek sizi başarısızlığa sevk edecektir. Bunlardan kaçının. Günlük rutinlerinizde kendinize telkinler verin. Unutmayın, ‘umut başarıyı garantilemez ama umutsuzluk başarısızlığı garantiler.’
         Evrende milyarlarca yıldız vardı ve (en azından bu yazıyı okuyabiliyorsanız) var olmaya devam edecek. Yıldızlar doğar büyür, parlar ve kayarlar. Bir yıldızsanız kayıp birinin dileğine mazhar olmadan önce kalkın ve harekete geçin. Ve unutmayın:
‘Kendi ışığına güvenen başkasının parlamasından korkmaz.’
Victor Hugo
         Farklı bir bakış açısı kazandırmak dileğiyle… J