25 Mayıs 2017 Perşembe

İNSAN İLİŞKİLERİNE MİNİK BİR BAKIŞ

Hayata gözlerini yeni açmış bir bebekken bakıcımızla kurduğumuz ilişkinin bütün hayatımızı etkilediğini söylesem sanırım çok da garipsemezsiniz artık 21. Yüzyılın bu zamanları gelmişken… Evet eğer bebeğinizle yeteri kadar ilgilenmezseniz veya yanlış ilgilenirseniz bebeğinizin hayatını geçireceği birçok insanla sağlıksız ilişkiler kurması muhtemel.
            Bowlby diye bir kardeşimiz bağlanma kuramı çıkartmış, bebek üç şekilde bağlanabilir demiş; güvenli, kaçınan, çelişkili. Güvenli bağlanmada bebeği bakıcısından ayırdığınızda ağlamaz. Onun geleceğini bilir çünkü. Kaçınan bağlanmada bakıcısı gittiğinde veya geldiğinde tepki vermez. Çünkü bağlanamamıştır. Çelişkili bağlanmada ise bebek olası bir ayrılma ve tek kalma durumuna çok büyük tepkiler gösterir ve bakıcısı yanına geldiğinde onu iter, sarılır, azarlar. İşte tüm bunlar bizim hayatımızı belirleyecek olan ‘ilişki türümüzün’ tohumlarını atmaktadır…
            Öncelikle, aşikârdır ki hiçbir ilişki (anneniz, babanız hatta mahallenin bakkalıyla bile…) stabil değildir. Her ilişki inişli çıkışlı ilerler. Çünkü yaşam bir gelişimdir ve gelişim ilkeleri gereği ‘Nöbetleşe’ ilerler. Yani hayatınızın bir nesnesi veya durumu herhangi bir zaman diliminde her şeyin önüne geçebilir. Örneğin pragmatist bir insansanız (ki bir çoğumuz bir nebze böyleyiz) neyden daha çok haz alır, fayda bulursanız onu o an için muhtemelen hayatınızın temeline alırsınız. Bu mikro perspektifte de makro perspektifte de böyledir. Fakat, önemli olan şey ilişkinizin her zaman yerde olmasına engel olmaktır. Çünkü insanlar ilişkilerinde iyi şeylerden güç alarak kötü şeylerin üstesinden gelebilirler. Yazının sonunda da bahsedeceğim gibi, insanlar karşısındakinden iyi bir şeyler görmeyi özlediğinde ilişkisini sorgulamaya başlar. Müşterek bir ilişki içindeyken kendinizi bir anda ‘ne veriyorum ne alıyorum’ hesabı yapan değiş tokuş ilişkisi içinde bulabilirsiniz. (Bölümün sonunda kavramlar açıklanacaktır.)
            Bir diğer husus ‘iletişim eksikliğidir’. Bu birçok sorunun temelinde yatan bir tahta kurdudur. Sizi yavaş yavaş yer ve en sonunda ‘düşüyooooooooor!’ diye bağırıp sizi yerle bir eder. Mesela akşam gülerek yatıp sabah uyanıp telefonunuza veya yan tarafınıza baktığınızda sizden çok uzak bir insan görme ihtimaliniz vardır. Çünkü, ilişkinizin en başından beri partneriniz size karşı birçok şey biriktirmiş ve sizden önce uyanıp serçe parmağını sehpaya çarptığı için size patlıyor olabilir. Veya en ufak bir tartışmada size karşı bağırabilir hatta küfürler savurabilir. Çünkü ne derse desin sizin onu anlamayacağını düşünüyordur ama sizi bırakıp gidemez de… Ara vermek ister, kafasını dinlemek ister vs. Diğer yandan sizin bağnaz bir insan olduğunuzu düşünebilir çünkü sağlıklı iletişim kuramamışsınızdır ve ard arda hissedilen ‘saygısızlıklar’ karşınızdaki insanın size fikirlerini açma konusundaki tavrını değiştirebilir.
Partnerinizin fikirlerine saygı duymak, merak etmek, dinlemek, fikirlerinizi dinletmek, istişare etmek ilişkinizin temelini en sağlam demirlerle sabitlemenizi sağlar. Bir konuda anlaşamayabilirsiniz. Ama emin olun o konuyu çözmek için ihtiyacınız olan tek şey o konu hakkında sakince uzuuuuuuun uzuuuuuuun konuşurken bunun için çaba sarf ettiğinizi görüyor oluşunuzdur.
Partnerlerin birbiri ile herhangi bir konu hakkında yaptığı her sağlıklı muhabbet ve fikir alış-verişi sonucunda bağlılıkları artar. Konuşun. Atın neden yelesi var? Puding nasıl yapılır? Neden erkekler daha kaslı? Yav ben burdan bu telefona konuşuyorum da sen ta ordan nasıl duyuyon Allah aşkına ya? Neden genel olarak bu kadar öfkeli olduğunu konuşabilir miyiz?
            İletişim eksikliği hastalığına yakalanmamak için çiftler birbirine vakit ayırmalıdır. Ancak vakit ayırmak tam olarak yetmez. Konuşmayı tek taraf yönetiyorsa, konuşulan cümleler net değilse veya iki taraf için de aynı anlamı ifade etmiyorsa, bireyler birbirine karşı önyargılıysa (Ki bu önyargının da sebebi iletişim eksikliğidir, bireyler birbirini dinlemedikleri için onları birer kelimeye etiketlerler ve sahip olmadıkları, yanlış bulunan düşünceleri düşünmekle suçlarlar.) iletişim kopuk olur. Konuşurken bir durun ve muhabbetinizin geçmişinde kim daha çok konuşuyor, karşı taraf sizi dinliyor mu, sıkılıyor mu bir bakın… Konuşma esnasında geri dönütler vererek anladığınızı aktarmanız iletişimdeki sağlığı arttıracaktır. Bu konuda bir tavsiye vermem gerekirse, muhabbet ederken tamamen resmi davranmak yerine duygularınızı da başınızın üstünde tutun ki değer verme ve değer görme ihtiyacınızı da tatmin edebilesiniz.
            Kıskançlık ve kısıtlama konuları genel olarak iletişim eksikliğine girer. Çünkü bu konuda kızlar genelde iki farklı fikirle yetişirken erkekler tek fikirle yetişir. Bunları birbirine uydurmak bazen çok zorlayabilir. Bu konuya çok girmeden tek bir şey söylemek istiyorum, siz kendinizi karşıdakine ifade edin ve anladığından emin olun. Ve karşınızdakini de anladığınızdan emin olun. Sonra birbirinizin ne düşündüğüne saygı duyun. Zorlamayın. Göreceksiniz ki zamanla fikirleriniz de zaten birbirine yaklaşmaya başlayacaktır. Çünkü insan gerçekten sevdiği insan için her şeyi yapar.
            Bir diğer konu kadın ve erkeğin ilişkide eşit olup olmaması tartışmasıdır. Dünya genelindeki genel kanı bu konuda eşlerin eşit sorumluluklara ve haklara sahip olduğu yönündedir. Ancak Türk kültüründe psikolojik danışmanların azımsanmayacak kadar çoğunluğu aile terapilerinde kadının ve erkeğin kendine has sorumlulukları olduğu fakat haklar konusunda eşit oldukları yönünde karar kılmışlardır. Yani erkek bir kavanozu açar, kadın ise içindekiyle harikalar pişirir. İşte aslında buradaki mesele tam olarak bu. Bazı ilişkilerde erkek kavanozu açar, beraber yemek yaparlar; bazı ilişkilerde kadın kavanozu açıp erkeğini sırtına alıp mekik çekerek yemek yapar… Bazı ilişkilerde kimse kimseye karışmaz, herkes ne isterse onu yapar ve gayet mutlu olurlar; ancak bir başka ilişkide bu durum ilişkiyi kökünden kazıyabilir. Her ilişki biriciktir. Her ilişki yöntemine saygı duymak gerekir. Keskin çizgilerle ‘Eşine karışma hakkını nerden buluyorsun!’ diye azarlamak saygısızlık olarak nitelendirilebilir. Birbirine ‘salak, geri zekâlı’ diye hitap edip omuzlarına yumruk atan çiftler, bazen gayet sağlıklı olan ilişkilerden daha çok doyuma ulaşmış olabiliyorlar. İşte tam da bu yüzden modern psikolojiye ‘Sevgili zorbalığı’ konusundaki fiziksel ve psikolojik zararın yıpratıcı olup olmaması yönünde bir perspektif kazandırılmasının genellenebilirliği ülkemiz için arttıracağı kanaatindeyim. Bilinçli bir şekilde konuşup anlaşan her insan istediği şekilde anlaşabilir. (Umarım yanlış anlaşılmam)
            Öte yandan, ilişkinize asla diğer insanları karıştırmayın. Çünkü onlar siz mutlu olduğunuzda size gelip ‘Aaa ne kadar da mutlusunuz bunu başarabilmeniz beni çok duygulandırdı. Tebrik ederim sizi!’ demezler. ‘Bu kadar mutsuz ediyorsanız birbirinizi ayrılın kardeşim, hayat kısa yani kimse için bu kadar uğraşmaya değmez…’ derler. Çünkü ya çok şanslılardır ya da zamanında kafalarındaki şemalar yıpratılmıştır. Unutmamalıdır ki ‘çevre’ye ve o hiçbir türlü kimsenin ulaşamadığı el Alem’e gerektiği kadar değer verilmelidir.
            Peki hiç merak ettiniz mi biz partnerimizi seçerken nelere dikkat ederiz? Aşk gerçekten bu kadar karmaşık ve yıldırım gibi midir? Sosyal psikologlar bu konuda biraz araştırma yapmışlar. Ve ‘Zıt kutuplar birbirini çeker’ inancının sadece mıknatısta işe yaradığını bulmuşlar. Evet bizler aslında bize en çok benzeyen insanlardan hoşlanmaya meyilliyiz. Burnu, gözü, boyu, kilosu, yaşı, hoşgörüsü, merhameti … bunlardan herhangi biri veya birden fazlası bizi etkilemiş olabilir. Fiziksel çekiciliği, zekâsı … bizi etkiliyor olabilir. Diğer yandan bir insanla ne kadar çok iletişim halinde olursak o kadar etkilenme ihtimalimiz vardır. Üniversite itiraf sayfalarında ‘Hokkada gördüğüm siyah ceketli, biskolata erkeği bakışlı, kaslı çocuk… Seninle kesiştik beni gördün biliyorum sen de benden hoşlandın’ yazıları ile evlilik ihtimalinin çok düşük olduğunu söylemeye bile gerek yok sanırım. Ancak, bizden etkilenmiş bir insandan etkilenme ihtimalimizin de fazla olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.
            Partnerinize karşı duyduğunuz sevgi iki türlüdür: ilki tutkuyu, hormonları, cinselliği ve kıpraşmayı içeren tutku sevgisi, ikincisi ise daha çok muhabbet edip arkadaşlık yapmayı dostça kahveler içip beraber anlaşmayı içeren dostça sevgidir. Tutku sevgisi genelde gençken fazladır zira üreme fonksiyonları için en verimli hücreler bu yaşlarda fazlalık gösterir. Tutku sevgisi çok kuvvetlidir ve bir anda gerçekleşir. Bir anda doruğa ulaşabilir veya bir anda yerlere düşebilir. Dostça sevgi ise, insanların ilişkilerini daim kılacak türden sevgidir. Yaşlandıkça buna olan odaklanma artar. Partnerinizle olan ilişkinizi geliştirmek istiyorsanız bu iki türden sevgiyi de ihtiyacınız olan kadar kullanmayı deneyebilirsiniz.
            İlişkiler en genel manada ikiye ayrılır: ilki değiş-tokuş ilişkileridir. Bu ilişki türünde insanlar iyilik yaptıklarında hemen karşılığını beklerler. Örneğin otobüsteki yaşlı adama yer verdiğimizde sağ ol Allah razı olsun evladım demesini bekleriz. Çünkü ilişkimiz değiş tokuş ilişkisidir. Kaygı vardır. İlişki her an bitme ihtimaline sahiptir. Çünkü herkes yaptığı iyiliğin karşılığını her an bekliyor haldedir. Ve alamadığı her an kendini tabir caizse ‘enayi’ gibi hisseder. Bu tip bir ilişki içinde olduğumuz kişilere yardım ettiğimizde veya bir iyilik yaptığımızda ruh halimiz etkilenmez. İkinci tür ilişki modeli ise müşterek ilişkilerdir. Bu tip ilişkiler yakın ilişkilerimizdir. Genelde kaygımızın sebebi karşımızdaki insanın ihtiyaçlarıdır. İlişki bitti bitecek korkusu yoktur. İyilikler karşılıksız yapılır. Genelde ‘Ne de olsa bir ömür boyu beraberiz. Zaten bir süre sonra ben bu yaptığım iyiliğin karşılığını alacağım’ deriz. Ne yapıp ettiğimizi hesap etmeden yaparız. Böyle bir ilişkiye yardım etmek ruh halimize çok iyi gelir. Karşımızdaki kişinin varlığı mutluluk sebebimizdir.
            Hangi ilişki türü daha iyidir? Bir kasiyerle olan ilişkiniz için hangisi? Annenizle olan için? Peki ya eşiniz?
            Romantik bir ilişki içinde olmak; Dünyanın en harika hissettiren şeyidir. Ancak en fazla can yakan şeyi haline de gelebilir. Bireyler; birbirine saygı duyduktan, birbirini anlamak amacıyla uzun uzun konuşmalar yaptıktan sonra birçok sorunun üstesinden gelmektedirler. Önemli olanın haklı olmak değil, beraber yaşamak ve mutlu olmak olduğunu fark ettiklerinde sorumluluk altına girmeye hazırlardır demektir.
            Kendimce zırvaladığım yazımı okuduğunuz hatta buraya kadar okuyamayıp sıkıldığınız için teşekkür ederim. Bir kişiye bile iyi hissettirebildiysem ne mutlu bana… 😊


24 Mayıs 2017 Çarşamba

BEYİN TEMELLİ ÖĞRENME



            İnsan öğrenme yeteneği olan ve öğrenen varlıktır. İnsanı, diğer varlıklardan bu yanının üstünlüğü ile ayırmak mümkündür. Hayvanlardaki içgüdü hayatlarını sürdürmede onların en büyük yardımcısıdır. İnsan ise zekâ üstünlüğünün ürünü olan öğrenme yoluyla, hayvandaki içgüdünün fonksiyonunu yerine getirir. Sosyal bir varlık olan insan, kültürün üreticisi, alıcısı ve aktarıcısı olarak öğrenmeye ihtiyaç duymaktadır (Akbaba 2016:1). Öğrenme yeteneğinin en temel noktası insanda bulunan merak dürtüsüdür. İnsan merak edendir, merak edip her zaman daha gelişmişi arayan canlıdır. Bu sayede insanlık tarihi birçok keşifle doludur.
Son yıllarda ‘insan nedir’ sorusuna daha çok beyin temelli yani nörofizyolojik açıdan verilen cevaplar yaygınlaşmaya başlamıştır. Dolayısıyla artık insanın mucizeliği beynine mâl edilmiştir.  İnsan beyni, birbiri ile karmaşık ilişkiler içinde bulunan 3 poundluk nöron hücreleri kitlesidir. Beyin tüm aktivitelerimizi kontrol eder ve yaratılışın en görkemli ve gizemli harikalarından biridir. İnsan zekâsının, duyuların yorumunu, hareketlerin denetimini oluşturur. Bu inanılmaz organ bilim adamların olduğu kadar, bilim dalında olanları da şaşırtmaktadır (Roberts 2002:285; Aktaran Duman 2015:5). Bu kuramlara göre öğrenme; beyindeki nöronların birbiriyle iplikçikler aracılığıyla bir bağ kurması, yeni birer değişimin içine girmesi ile oluşur. Yani insan; kafatasında taşıdığı süngerimsi su aracılığıyla dünyalar inşa edebilen birer nörolojik yumaktır.
Gördüğümüz, duyduğumuz, dokunduğumuz, tattığımız ve kokladığımız her şey, beyin ve vücut arasındaki sinir hücreleri yolu ile hareket eden elektrik sinyallerine dönüşmektedir. Beyin paralel bir işlemci gibi çalışmaktadır. Bu yüzden dış dünyadan gelen uyartılar beyinde paralel olarak gerçekleşen milyarlarca kimyasal reaksiyona girerler, veriler eş zamanlı olarak izlenir ve kaydedilir. Biz bu çok kısa işlem ve izleyici sayesinde uyartılara anında tepki verebiliriz (Duman 2015:2). Beynin bu paralel işlemci olarak çalışması sol ve sağ yarım küre olarak ayrılır. Sol yarı kürede; mantıksal sıralama, karar verme, harfleri yorumlama ve dil ile ilgili fikirlerin işlenmesi; düşüncelere yapı ve sıra verilmesi, sayılarla ve hesaplamalarla ilgilenme ve vücudun sağ bölgesini kontrol gibi işlemler yapılmaktadır Sağ yarı kürede; görsel şekillerin ve imajların (grafikler, haritalar vb.), uzamsal bilginin, açık uçlu fikirlerin işlenmesi, sezginin kullanılması, yeniliklerle, belirsizliklerle ilgilenme ve vücudun sol bölgesini kontrol etme işlemleri yapılmaktadır (akt. Demirel, Özcan 2011).
Frontal lob beynin ön bölgesinde yer alır. Planlama, yaratıcılık, düşünme, problem çözme ve karar vermenin gerçekleştiği yerdir, konuşma merkezidir. Temporal lob, kulakların üstünde ve çevresinde; beynin hem sağ hem de sol bölümünde yer alır. Uzun süreli belleğin bir kısmı buradadır, dinleme, konuşma, anlam yaratma ve işitme merkezidir. Parietal lob; arkaya doğru beynin en üst bölgesinde yer alır. Duyu ve hareket merkezidir. Yani psikomotor öğrenme burada gerçekleşir. Düzenleme, hesaplama ve dil ile ilgilidir. Oksipital lob, serebellumun üstünde, beynin arka bölgesinde yer alır ve görmeyi sağlar. Limbik kısımda ise hipotalamus, talamus, amigdala, hipokampüs bulunur. Hipokampüs kısa süreli bellektekilerin uzun süreliye geçişini sağlar. Amigdala daha ilkel öğrenmelerin yeridir (seks, kızgınlık, öfke…). En genel hatlarıyla beynin öğrenme üzerindeki işlevi böyle özetlenebilir (akt. Demirel, Özcan 2011).
Bilal Duman’a göre (2015:1) ‘İnsan beyni mutlu olduğunda medeniyet, mutsuz olduğundaysa vahşet yaratır.’ Dolayısıyla insan beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili ne kadar çok bilgi sahibi olursak o kadar güzel günler görebiliriz. Bu konuda aynı fikirde olan bir diğer bilim insanı ise şöyle söylemektedir: Beyinle ilgili yapılan araştırma sonuçları öğrenmeye farklı bir boyut getirmiştir. Elde edilen bulgular, öğrenme-öğretme sürecinde de değişikliğe gidilmesi gerekliliğini ortaya çıkarmaktadır. Beyin temelli öğrenme, bireyin öğrenmesinin daha etkin ve kalıcı olması için sunulan öğrenci merkezli bir yaklaşımdır (akt. Demirel, Özcan 2011). Eğitim programlarımızdaki öğrenciye her zaman bilgi yığını verme kaldırılıp, yerine öğrenciye ‘Geleceğin beyni, tüm gücünü düşünceye, düşünmeyi düşünmeye, düşünmeyi öğrenmeye ve beyin dalgalarını çözmeye, anlamaya ve yorumlamaya verecektir.’ (Duman 2015:1) mantığındaki gibi bilgiyi verip öğrenmeyi öğretme koyulmalıdır. Ancak böyle yapılarak insanlara yeni şeyler öğrenme konusunda gerekli motivasyonu sağlayabilir ve gelecek kuşaklardan daha fazla verim elde edebiliriz. Aksi takdirde her biri kitaplarda bulunan bilgilerin nörolojik birer taşıyıcısı olacaktır.

Kaynakça